İçime Ukde Kaldı!

30.10.2017 02:56

Meriç te balık tutma hayalimiz tam on altı senedir sürüyordu! Sonra birden 7 Ocak 2009 günü Meriç'e gitmeye karar verdik ve yola çıktık. Hava günlük güneşlik, fakat dışarıda "Ayaz paşa kol geziyor"!

Az gittik uz gittik,
E-6 dan dümdüz Süloğlu sapağına kadar gittik. Bir ara sanki, Süloğlu barajın da buzların arasına sıkışıp kalan sudak ve tatlı su levreklerini görür gibi oldum!
Buraya kadar yol boyunca kimi yerler puslu, kimi yerler güneşli ve uslu, kimi yerler yağmurluydu. Fakat bu sapaktan sonra kar, toprak anayı sakız gibi bembeyaz çarşaflarla kaplamış gibiydi!

Havsa'ya geldiğimiz de kayınpederim, "Bak dedi damat, kardeşin burada memur."
"İstersen çağıralım o'da gelsin" dedi.
Yok, dedim baba şimdi mesai saati? asmasın işi gücü! Onun hem emeğinde, hem yemeğinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı var!
"Tamam, sen bilirsin damat" dedi.

Büyük bir sarsıntı ile geçtik Uzunkö
prü tren istasyonundaki rayları. Hani, korktuk! Filmlerdeki gibi, ya birden tren gelir ve bize çarpıverirse diye!

Sonra tekrar puslu bir bölgenin içine daldık. Birden sisli bir sahnenin içinde II. Murat'ı, elleri belinde Mimar Müslihiddin'in den, Uzunkö
prü'nün yapımında neden bu kadar geç kalındığının hesabını sorarken gördüm!
Sonra sis dağıldı ve beton direkleri atılmış yeni kö
prünün inşaatı ile karşılaştım. Fakat inşaatın başında hiçbir Sultan'ı ve askerlerini göremedim!

Kayınpederim:
Biraz doğrulup; bak, eskiden bu Ergene'de (nehir) ne balıklar vardı bilir misin damat? Dedi ve devam etti.
"En az 30 yakın, cins balık yaşardı burada! Turna, çivi, yayın, kızılkanat, sazan, kara sazan, kefal vs. vs.
Sonra sanayi geldi, fabrikalar kuruldu, önce balıklar, sonra kaplumbağalar, sonra kurbağalar, fabrikaların zehirli atıkları ile öldüler, kaybettik onları!
Şimdi, zaman zaman rengi kırmızıya çalan bu nehirde tek bir canlı bile kalmadı (!)
Çok şükür Meriç'te, askerlerin sınırları koruması ile yasak bölgelerde yaşamını sürdüren birkaç balık türü kaldı!"

Yolun her iki tarafı yer yer, greyderlerin yolları açmak için yığdığı kar birikintileri ile doluydu. Birden bu soğuk havada balık tutarken açılan belim, akan burnum ve üşüyen elim geldi aklıma ve istem dışı bıırrr yaptım, iliklerime kadar hissettiğim soğuktan içim titremişti!
Çiftlik köy, Kırcasalih ve Meriç derken son sapağı da döndük.

Kayın pederim:
"Bak dedi damat; bu gördüğün meraların her yamacında, yokuşunda ayak izlerim, her ağacın gövdesinde çizilmiş ismim vardır benim!
Biz çocukken kardeşlerimle birlikte buralarda, kendi koyunlarımızı otlatırdık. Hele yazın, buraları panayır gibi olur du !

Diğer kendi hayvanlarını güden çoban arkadaşlar ile nehir kenarında (Meriç) buluşur ve hayvanlarımızı yazın o kavurucu öğle sıcağında en büyük ağaçların gölgelerinde yatırırdık.
Sonra yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri birlikte oturur yerdik.
Çoğu zaman burada balık tutar ve balıkların içlerine ağaçlardan yaptığımız şişleri geçirerek, yaktığımız bir ateşin üstünde pişirirdik.

Yaz tatillerinde İstanbul'dan yaşları bize akran misafirler gelir di ve onlar da, bizimle koyun güderler di! Tabi, sırf balık tutmak, nehirde yüzmek ve yerel oyunlarımızı oynamak için. Eylül ayı geldiğinde ayrılmak zor gelir ve tekrar İstanbul'a dönmek istemezler di! Biz de onlardan İstanbul oyunlarını öğrenir ve İstanbul'u dinlerdik.

Gülhane parkını gezmişliğimiz, Galata kö
prüsünde ekmek arası balık yemişliğimiz, lunaparkta dönme dolaplara binmişliğimiz çok olmuştur daha İstanbul'a gelmeden!

Sonra sustu kayın pederim? bir iç çekti. Nasıl da geçmişti zalim yıllar, hiç anlamadan der gibi! O'da, hani bir yolu bir imkânı olsa, hemen o çocukluk yıllarına dönüverecek gibi heyecanlı ve istekli duruyor çoğu insan gibi, ama olmuyor işte?

Birden köyün minaresi göründü "bak damat burası bizim köy, aşağısı ise balık tutacağımız nehir "Meriç" dedi.

İkindi ezanı okunuyordu. Alelacele camiye koştuk! Ilıştırılmış sıcak su ile abdestimizi aldık.

Namazın sonunda hoca; "arkadaşlar cenaze evin önünde hazırlanmış birlikte oraya gidiyoruz" dedi.
Yüzün üzerinde bir kalabalık camiden çıktık ve doğrudan cenazenin başına en geride ben kalmıştım kayınpederimi bu kalabalıkta göremedim.

Hocanın şivesinden olsa gerek ne dediğini pek anlamıyordum. Hakkımızı merhuma üç kere helal ettik. Sonra namazını kıldık. Merhum, omuzlar üzerinde mezarlığa giderken hiç itiraz etmedi! Kanatlanmış bir kuş gibi süzülüyordu! Taşımak için insanlar adeta yarış halindeydi.

Birden dikkatimi çeken bir şey oldu sanki bütün İstanbullu buradaydı! Motorcu Hikmet ağabey, Kırtasiyeci Ali ağabey, Bekçi Şakir ağabey, Hasan dayı, Osman dayı, Şenol, Turgay, Apo, Süleyman ağabey, Rafet ağabey, Mehmet, Ferhat, Erkan, Tekin, Metin, Kadir, İsmail baco, Semih vs daha kimler yoktu ki!

En arkada kümelenmiş hıçkırıklara boğulan bayanlar vardı. Dikkatli baktım içlerinde sevgili eşim, baldızım kayınvalidem konu komşu bildik tanıdık ve tanışamadığım insanlar?

Gittim sevgili eşime ve anneme (kayınvalideme) sarıldım.
" Annem; onu burada bırakıp nasıl gideceğiz? Kaybettik onu Talip" dedi.

Sonra kendime bir çimdik attım canım acıdı!
Sonra bir daha çimdik attım, yine canım acıdı.
Sonra bir daha, bir daha, bir daha...
Her defasında canım acıdı.

Şimdi ise çimdik atmadan canım acıyor!
Çocuklarım "Dede"lerini arıyor.

Keşke bu'da, bir rüya olsaydı!
Kayınpederimle balık tutamadım ve bir daha hiç tutamayacağım...
İşte bu benim içimde ukde kaldı dostlar!

M.TalipGirgin

yorum ekle

Yorum Yaz

Diğer Haberler